17 Mayıs 2011 Salı

Hatay' ın Lafı...

Bir lafı varmış şehrin, has Hataylıdan öğrendim...
"Sıfatı büyüyünce g.tü de büyür..."
Hani isminin önüne bir şeyler eklendikçe, kendini halt sanan ama bir nane olamamış zavallılar için kullanılan, yerli yerinde bir tabir...
Bugün tanıştığım biri, sıfatı gayet büyük fakat büyüdükçe küçülmüş annemin her zaman dediği gibi, kimim ben sorusunun cevabını yalamış yutmuş hazmetmiş...
Hitabında bile bir tevazu "Funda Abla"...
Darısı sıfatı büyürken g.tü büyütmeyen nanelere inşallah...

13 Mayıs 2011 Cuma

Muayene Beklentisi...

Ağır bölümün bekleme salonu, sandalyelerin hepsi dolu, sıkıntılı bekleyişler, birbirlerine kaçamak bakışlar, bakışları örtüştüğünde senin neyin varı sorup öğrenesi meraklar...
Karşıda yaşları küçük belli bir kadınla bir erkeğin arasında oturmuş, yaşı taş çatlasa üç, bir oğlan çocuğu...
Bu erkek çocuklarına da isim vermekte zorlanırım hep, oğlum oldu dersin, oğlan olunca küfür gibi olur e küçücük çocuğa da erkek çocuğu denmez denir mi bilmem oğlum/erkek olmadığından bilemiyorum...
Neyse mevzu bu değil...
Çocuğun canı nasıl sıkılıyor, süre de uzadıkça uzamış, randevular kaymış mıdır nedir, anlamsız beklemeler arada bir sekreteryaya giden bizim bekleme ne durumda diye soranlar...
Fakat çocuk kıpraşık, erkek çocuk, dur durak bilmeyecek bıraksalar, kendini bağırmaya vurmuş...
Dedim ya bölüm ağır, sıkıntılar da ha keza öyle...
Çocuğa bir anne patlatıyor, bir baba...
İstiyorlar ki kendileri gibi otursun, kırsın bacaklarını kıçının üzerine...
Anlar mı yavrucak...
Gezmeye meyl ediyor heyt baba atlıyor bir sumsuk nereye denk gelirse...
Kendimi zor tutuyorum hadi bir daha yaparsa okuyacağım canına diye...
Ne diyeceksin diyorum sonra kendime toplum polisi misin?
Kendi çocuğu...
Bir keresinde babamla kuruyemişçideyken babam bana bağırmış demek ki bir mesai saatinde bir bey şahit olmuş...
Bilmez ya kızı olduğumu ertesi gün babama gelmiş çok ayıp ediyorsunuz demiş genç bir kıza öyle herkesin içinde bağırılır mı babam da ruh hali nedir bilinmez o benim kızım demiş...
Kızı olunca hak oluyor demek bir nevi...
Şimdi bu da sanane lan oğlum o benim diyecek ben de heyt diye ...... olmayacak...
Anca rutin kendi aramızda hastalarla daha da yakınlaşarak muhabbet geliştiriyoruz...
Bize de mevzu lazım, bekle bekle nereye kadar, zaten tedirginsin hiç olmazsa başkalarının derdiyle avunalım...
Bir ara çocuğun annesi hasta belli, muayene odasından çıkıyor...
Baba yanına gidiyor annenin, oğlan da nasıl tatlı, seri şekilde "anne iğne yaptı mı" sorusunu annesinin cevap vermemesi üzerine en az yirmi kez soruyor ama diyorum ya bıdır bıdır yerden bitme, bir de dilli, makine gibi...
Muayene odasından doktorun odasına doğru ilerlerken baba alıyor çocuğu duvara çalıyor, bildiğin yapıştırıyor tam yerimden irkiliyorum gözgöze geliyoruz hastamla...Eski pozisyonumu koruyorum...
Ardından biz giriyoruz muayeneye...
Doktor bize merhaba demeden daha:
"Böyle arsızlık da olmaz ki canım, hiç ayar vermemişler dur yok, sus yok... Her yere el attı, anne anne değil ki biyolojik anne, zaten kendi çocuk, baba desen Allahlık..."
"Demeyin öyle dedim o çocuk, baba anne istiyorlar ki bizim gibi otursun, sabırla beklesin, ne bilecek çocuk sabrı da oturmayı da, diğer hastaları da, gerginliği de...
Anne kendi kendine halletse bu işleri de, baba alsa oğlunu gezdirse, kafeteryaya indirse, yeseler içseler, etrafı gezseler anne de tedirgin olmasa, baba da gerilmese, çocuk ta o kadar dayağı yemese..."
"Yok" dedi doktor...
"Bizim zamanımızda annemiz gözümüze baktı mı yerimizden kalkamazdık, annemde biterdi iş, babama intikal etmezdi hiç...
Bu çocuğun da kulağını bükeceksin "kıt" diyecek, sesi duyacaksın, bak bir daha kalkıyor mu yerinden..."
Ama dedim doktor bey aynı şekil bizde de vardı, gözünden alırdık elektiriği paravanın açılmasına gerek kalmazdı hiç ama zamane çocuklarının çocukluğu bizimkiler gibi seme değil ki...?

11 Mayıs 2011 Çarşamba

Yamalı Yaftalar...

Yazacak kadar yaşadığın olmuyorsa kalbin kadar temiz sayfayı ayırmışsın bana ayırmamışsın kaç yazar?

*********
Yirmili yaşlarda şarkı sözlerinin delip geçtiği, her anıyı bir şarkıya yamadığım zamanlar, gelin, açtım kapıyı, hepinize söz, hakettiğiniz gözyaşlarını sunacağım size...

*********
Birincisinde gördüğümde de böyle binlerce prozac yemiş yutmuş gibiydim yıllar önce...
Şimdikinde de aynen o hal...
Devamını istiyorum, sakinliğin, dinginliğin, mevzulara bakışımın kendi bakışım olmaması, yağmurdan ıslanmış cam arkasından bakar gibi bakmayı...
İyi böyle...

**************

İnşaatı bitmemiş apartmanın dijital ortamdaki tamamlanması hatta peyzajının bile yapılıp da ailecenek koşulduğu bahçenin ayrıntısı gibi, beynimin de kıvrım ayrıntılarını sünger Bob gibi gözlerimi içe aldığımda görebiliyormuşum...
Baktım da geçen, koca bir mıknatısmış kafamdaki, kör tuttuğunu öper misali tuttuğumu yapıştırmışım, ben değil onlar yapışmış...
Demin baktım da mıknatıs temizlenmiş, ilahi temizlik ikincisinden mütevellid...
Birşey yapıştırmayacağım artık, alüminyum folyoyla kapladım az önce, boş kullanacağım...
Salak mutluluk ondan...

*****************

Fonda ne mi var...
Sertap, her anıyı yamadığım ilk kasedi...
Kasetten dinlediğim zamanlardaki gibi...
*****************************************************************************************************************

8 Mayıs 2011 Pazar

Annemgilin Günü...

Rengin olmadan önce bu kadar hakkaniyetli değildi doğrusunu söylemek icap ederse bugün...
Vazife yerine getirir gibi, sevgililer gününün ne kadar karşısındaysam anneler gününün de öyle, çığırtkanlığını yapıyordum ama ucu benim anneme de dokununca fazla sesim çıkmıyordu...
Yine de esnaf günü diyorum hele hele sevgililer gününe, hala da derim...
Sonra baktım anneler gününde bir taltıf bir hürmet...
Babam tarafından bile anneler günümün kutlanması, bizim bey in hediye alması, Rengin' in kocaman sarılıp anne diye öpmesi filan her gün de böyle organize olunmuyor ki canım hakkıdır günün o halde teslim edelim biz de...
Gerçi çok içerlerim kan ağlıyor babacım yok bana kim çiçek alacak?
Geçen anneler gününde iki tek gülümüz vardı biri anneme biri bana...
Doktor kontrolünden Rengin' i kreşten alırken kenarda dur dedi durdum...
Geçti karşıya çiçekçiden birer tane tek gül...
Yattığın yerler cennet bahçesi olsun can babam...
Bütün annelerin mis ellerinden öperim...
Hem de yılın her günü...


Babacım ıhlamur ağacın ne güzel yapraklanmış...

6 Mayıs 2011 Cuma

Oynak Kıprak...

Trafikte direksiyon başında zaman zaman omuzları titreten, zaman zaman efkarlanıp elinde olmayan kadehi sallayan, kafayı gözü oynatan bir süren görürseniz şaşırmayınız, yolunuza devam ediniz, gözünüzü arabadaysanız yoldan ayırmayınız, yayaysanız gözünüzün önüne bakınız...
O, bizati kendimim, benim, şahsen...
Severim kıpraşmayı, yüksek sesle dinleyip bağıra bağıra söylemeyi, bilmiyorum etraftan kafayı yemiş görüntüsü veriyorum elbet ama üzgünüm eldeki malzeme bu...
Bu arada çok kötü bir şoför olarak itiraf ediyorum ki kadın şoförlerden çok korkuyorum :)

Bir de bu çocuklara bir laf atlatmanın yolu var mıdır ki?
Bak yavrum beslenme çantanın içinde çöp görmek istemiyorum, sınıfında çöp var at yahu oraya...
Sütünü ne demeye çantaya tıkıyorsun da son kalan damlalar her defasında beslenme örtünün üzeri kapkara olmuş halde geliyor...
Kızsan yok, bağırsan yok, güzellikle desen yok...
Biz annemizin karşısında itim diyemezdik, bir sefer yapma diyecek biz yapacağız peeeeh yemezler güzelim biner tepeye annen hemen...

Hayırlı Cumalar efendim ardından mutlu hafta sonları...

5 Mayıs 2011 Perşembe

Hıdırellez...

Hiç kaçırmadan yaparım...
Sektirmem sebat ederim...
Kimisi gerçekleşti, hatta birden fazla aynı dileğin gerçekleştiği bile oldu :)
Genelde gece yarısı, mutlaka gül dibine, parktan taş alır, dileklerimi şekillerini üç aşağı beş yukarı şekillendirir ortalarına bozuk para koyar, sabah da erkenden alır bütün sene saklarım cüzdanımda...
Efendim netice itibariyle hepin(m)izin gönlünün muradı fazla fazla olsun, dilekleriniz kabul olsun mutlu mutlu yaşayın...


3 Mayıs 2011 Salı

Hep oturamadığımızdan değil mi kalkmamalarımız...
Açıp da giremediğimiz ya da çıkarken üzerimize devrilen kapılar...
Girmeye ceraset edemediğimiz haneler veya üzerimize kapattığımız kapılar...
Kendi dikine yaşanılan hayatlar beyhude geçedursun...
Akıl başa intikal ettiğinde çizgilerin derinliği artmış...
Gözler daha bir bulanık bakmaya başlamışsa eğer geç kalınmışlığın kabahati bende değil, sendedir ey oğul!

2 Mayıs 2011 Pazartesi

Kreş...



Dijle yazmış bugün Ezel' in kreş alışımını...
Okuyunca Rengin geldi aklıma, kreşe başlama, kreş seçmeme, balıklama dalma şeklinde...
İki buçuk yaşında başladı Rengin kreşe...
Şubat sonu 18 ya da 20 Şubat,  iki buçuk yaşı bile değil, Mart 22 de iki buçuk olacaktı çünkü...
Ondan öncesinde feci arkadaş düşkünü, sosyal ötesi kızım, camları açıp kaşlarını ortada toplayıp, ağlamaklı bir ses tonuyla bağırırmış ortaya:
"Arkadaşlaaaarrrrrrr abileeeerrr ablalarrrrr geliiiin oynayalım"
O kadar canı sıkılıyordu ki artık, çişi halletmemiz yeterli olacaktı göndermemiz için Rengin' i...
Fakat bir gecede karar verip, daha bir kreş bile gezmeden (gittiği kreşi hep birlikte gidince gördüm ben de) tamamen referans üzerine, kızını emanet eden bir başka cengaver anne de yoktur herhalde yurdumda...
Bu benim "Allah büyük, kalbimizi bağlayalım Allah' a, ne nasip ettiyse o" şeklindeki yaklaşımlarım -bir bakıma işlerin olacağına tam kanaat- özellikle anacığım, kardeşim ve eskiden de babam tarafından ne kadar sinir, ne bu rahatlık şeklinde yorumlansa da işler bir şekilde yoluna giriyor işte...
Çocuklukta bebeklikte hani alıştıra alıştıra olur ya yemek de olsun alışkanlıklar da olsun...
Altıncı ay bittikten sonra yumurtanın sarısının bilmem kaçta kaçıyla başlayın derler ya ben tamamını yediririm bitiririm...
Anneme bırakıp da işe gittikten sonra annem ne yaparmış, bir tane yumurtasını yedikten sonra, yavrunun gözlerinde bir daha olsa da yesem ışığını görüp heyecanlanan annem, bir tane daha yumurtayı yediriyormuş içine küçücük ekmek ufalayıp...
Ya da diğer durumlarda da öyledir, dan dun girerim amaaan eskiden çocuk psikolojisi mi varmış bizim zamanımızda böyle miydi heyt diye...
Kreşte de öyle olmuştu...
Çankaya Belediyesi kreşine devam etti Rengin...
Hep birlikte ilk kez gittiğimizde önce girmek istemedi, sonra oyuncaklar cazip geldi, bizimki de tam bir arkadaş delisi olunca koşa koşa gitti kreşe bir kere bile gitme konusunda istememezlik yapmadı...
Fakat o dönem anneannesinin onu terkettiğini düşündüğünden sanırım, bir ay boyunca annemle konuşmadı, feci anneannesine düşkün bir çocuk olarak o bir ay anneannenin yüzüne bakmayınca babam bayram etmişti hep dedeyleydi çünkü...
Sonrasında alıştı gitti...
İşte böyle Rengin Hanım, kreşe başlama maceran...
Nerelere götürdün beni be Dijle...


30 Nisan 2011 Cumartesi

Peskutan... Sivas Merkez...

Seviyorum tadını da ağız dolusu söylemini de...
Bilenler bilir içeriği yoğurt çorbası gibi ama özel bir yoğurt içinde bilerek büyükçe doğranmış dişe gelir soğanlar bir de bir şeyler daha...
Akraba delisi olarak, bugün halamın evindeydik...
O da çırpınmış, sağolsun peskutan dan içli köfteye kadar...
Üç gün yemesem, toplamda kalorileri paylaştırırım o derece...
Hayatımın en huzur duyduğum evindeki -ki doğduğum ev ora- babaannemi, dedemi ve dilimizden düşürmediğimiz babam, hep aklımızda, onların ruhuna diye diye, okuya okuya, eskileri ana ana, kah hüzünlenip, kah eğlenerek, günü tamamlayıp, evlere dağıldığımızda mesut keyifli vicdanlar yürekler rahat dinlemeyeyazdık...
Başlıktaki Sivas Merkez de efendim, sülale olarak baba tarafım Sivaslıyız...
Ne zaman memleket sorulsa ve ben ne zaman Sivas desem "neresinden" sorusuna maruz kaldığımdan, bizim Esin Hanım' ın dalga konusu olmaktan kurtulamıyorum, bir gün demek o kadar bıkmış bir anıma denk gelmiş ki, ellerimi aça aça "Merkez" demişim...
Şimdi ne zaman bir memleket sohbeti olsa, o da açar ellerini benden sonra tamamlar benim Sivas'ı, "Merkez" ama diyerek :)
Eeee tabi TARIKAHYA' lar bir tane Sivas "Merkez" den...


Bordo tenceredeki meşhur çorba... Peskutan...


Hurmalar benden pek tabi... İçli Köfteler Ayluş' dan...



Renoyla Babamın küçüklüğü...


 Babaannem...

Sağdaki yeşil süsün başındaki zımbırtısı annem tarafından kırıldı gün sonunda :)

29 Nisan 2011 Cuma

Her Telden Anne...

Renoyla (ki bu Rengin' in aramızdaki isimlerinden sadece biridir) ki kendisi de hastalığın köşesinden dönmek üzere, kırıklığı geçsin diye calpol ün altı yaş üzerini içmek zorunda kalması sonucunda önce sen iç diyen kızının ısrarına dayanamayıp bir kaşık önce kendi içen sonrası kızına içiren anne...
Öte tarafta annesi kız kardeşi ve kızı ile kim dirseğine dilini değdirecek yarışmasını en yakınına getirerek kazanan evin büyük kızı...
Her cuma babasına gidip de önceleri annesinin gelmediği haftalarda "baban nasılmış" sorusuna "selamı var ne zaman gelmeyi düşünüyor annen dedi babam" diyen evlat...
Bu hafta da kardeşimin deyimiyle hangi kaba koymayı bilemediğim yegane tek halacığımın "baban nasılmış" sorusuna "iyi yatıyor öyle" cevabını veren yeğen...
Hayat geçiyor işte öyle böyle...
Hoşgeldin hafta sonu çabuk geçmeyesin emi (önce sağlıkla tabi de...)



İyi hafta sonları efendim...

28 Nisan 2011 Perşembe

Özler mi?

Özler, benim gibi çatlaksa özler...
İki senedir yaşamamışsa...
Her hissettiğinde uyanıklık edip, önlemini almış gelişimini engellemişse...
Bu sefer yaşamak istercesine elinde imkan varsa bile kullanmamışsa...
Aklından şüphe etmek bir yana bile bile buyur etmişse...
Çekeceksin o zaman Funda Hanım, kafanın tava yemişsin gibi sepetliğini de...
Kemiklerinin iki yüz altısının da (anatomi sorusuydu okuldayken hepsinin yerlerini ezbere bilirdim bir zamanlar) ufalanmış eline verilmiş gibi olmasını da...
Burnunun tıkanıklığını da, hapşırmasını bilmediğinden her hapşırdığında yer gök inlemesini de...
Çekeceksin...
Olsun arada lazım akyuvarlara tatbikat...





27 Nisan 2011 Çarşamba

Hakkaniyetli...

Hakikat ne ola?
İkiyle ikinin malum sonuca varmaları mı?
Malum son dediğin nedir ki...
Dört işte altı üstü sağı solu yanı yöresi...
Dört...
Hakikati kim biliyor...
Hepimizin bildiğini saysak, hani bir taneydi hani tekti...
Herkesin hakikati o zaman kendineydi de ortası nereydi...
Çocukluktaki tahta, üzeri çizikli, yaralı bereli sıranın ortasından geçen hayali çizgi miydi?
Hani kolun geçmemesi, defterin kenarının uzanmaması gerektiği, anlamı yüksek ama görünmeyen orta çizgi orta nokta ya da yolun ortası...
O zaman ezberimi alt üst eden, dışardan görünmeyen kati kural neydi...
Hakikatimi yerle bir eden, yenisini bilmediğim, ezberlemekten anlamaktan öte ama davete icabet etmekten kaçındığım...
Hep dur bakalım dediğim, gönülsüz çırpındığım koca okyanusun aslında bir damla su olduğu hakikatini görmek daha ne kadar zamanımı almalıydı ki..?


25 Nisan 2011 Pazartesi

Kelebekler Hakgetire Tabanlarım Patlıyor...

Sabahın yedisinde kalkıp 07:45 inde kuaförde hazır bulunuşluğumuzun ardından, saçlarımıza bukleler yerleşip, yüzlere de gülücükleri sabitledikten sonra soluğu heyecanla okulda aldık...
Herkes bizim gibi heyecandan gebermiyor tabi sadece bir veli bir de biz...
Annem dışarda otururken konuklar için hazırlanan sandalyelerde, biz de bir içeri bir dışarı koşuşturup çocukların çığlıkları arasında sıramızın gelmesini bekledik...
Bu çocukların kaynama dereceleri en fazla 10-15 galiba ki arkamızı dönmemizle birinden mutlaka bir bağırış, bir ağlama sesi, o sesli ortamda bile pek rahat duyulabiliyordu maşallah...
Sürekli ikaz, sürekli şşşt aman gözünüzü seveyim, bakın bugün sizin bayramınız şu suratlarınızın haline bak, yoksa ben dans edeceğim sizlerin yerine tehditlerimle çıktılar sahneye...
Yarabbim o nasıl şekerlik, o nasıl salınma...
Dans dans değil kuğu gölü balesi mübarek...
Rengarenk parçası eşilğinde rengarenk döndüler rüya gibi...
Tabi babamız bu müstesna anları uzak diyarlarda olduğundan kaçırdı, dolayısıyla ben de elimde kamera sadece ve sadece çekim yapmaktan doğru dürüst izleyemedim bile evde izledim...
Fotoğraf da çekemedim gönlümce...
Sonra eve gelip oturmak olmazdı, kırk yılın bir başı bayramları, üstelik Allah yardım etti hava da şahane...
Ne yapalım derken yakınen ahpap olduğumuz AVM yolları taştan geliyoruz sağ baştan diyerek koyulduk yola, anneannemiz, teyzemiz, benim halam, onun ahretliği derken doluştuk gittik...
Tabi bir sürü aktiviteler arasında bir o yana bir bu yana savrulduk...
Bir ara elimde darbuka hem çalıp, hem oynuyordum o derece...
Sonra yüzlerce balon tepeden aşağı süzülüverdi birden, bir yandan çok pahalı Allahım balon almalıyım kızımanın derdine düşüp iki balon kaptım, aktivitenin hediyesi küçük marakası almalıyım kızıma deyip yardım deldim dağları...
Velhasıl şekilden şekle girdim çıktım, maymun oldum o yalandan şeyler için...
Sonrasında eve dar düştük şimdi de bir zonklama tabanlardan dınnn dınnn dınnnn....
Kutlu mutlu daim olsun bütün çocukların bayramları... 
Şansları bahtları açık, yüzleri her daim gülsün efendim sağlıkla hayırlarla...







23 Nisan 2011 Cumartesi

Kemanın Akordu Tamam mı?

Kamera şarjda...
Fotoğraf makinası tamam...
Kıyafetler askıdan alındı, yatağa serildi...
Çorap, toka, pisi pisiler ortada...
Sabah kuaför lüle saçlar...
Rengarenk parçasında dans...
Hadi bakalım...
Kızının kalbinde, midesinde pır pır eden kelebekler, annesinin tüm vücudunu sarmış kelebekler...
Zaten bu ara bu kelebeklerden çokça mevcut, bünyede, çevrede, alayı toplanmış güzellikleri müjdeliyor...
Ona da bir hadi bakalım...
Yarın 23 Nisan şimdiden başladı neşe dolması...



20 Nisan 2011 Çarşamba

Anne sana birşey söylemeliyim...

- Anne sana birşey söylemeliyim...
- Söyle kuzum
- Ben bugün bir yaramazlık yaptım...
- ..........
- Hani sen demiştin ya sana vurulursa sen de vur diye...
- Evet
- ............ arkadaşım yere eğilmişti, kalkarken kafası dişime çarptı, bak ne kadar kötü çok ağrıdı ( ses çatallandı göz doldu)... Ben de arkadaşımı ittim. Öğretmen annesini çağırdı...
- Nasıl nereye ittin ki?
- Suya düştü, ıslandı her yeri...
- Peki hanımefendi, ben sana dedim sana vurana sen de vur diye ama arkadaşınınki kazara olmuş, ne halt yemeye ittin...
- Bana kaza gibi gelmedi, dişim çok acıdı...
- Ama arkadaşım beni seviyor, beni şikayet etmedi annesine de, öğretmene de...
- Kız senden korkuyor da ondan şikayet etmemiş. Yapma bir daha annecim, kazayı, bilerek yapmayı ayır birbirinden, yazık bak arkadaşına...
Geçen de annesiyle karşılaştık, annesine diyormuş ki " anne ben idare ediyorum, Rengin' i sana söylediğim zaman sen de annesine söylüyorsun, annesi de ona kızınca, bu sefer beni neden şikayet ettin diye eziyet ediyor bana" 
Vay halimize...

18 Nisan 2011 Pazartesi


Hep kavga değil mi düzen...
Kaba tabiriyle kavga...
Daha doğrusu tırnak içinde kavga...
Güzeli kavgalardan yara almadan çıkmak...
Yaralı bereli de çocukluğa dair gerçi...
Şimdiki çocuklar yalandan sıyrıldı mı bir yerleri, dünyaları yıkıyorlar...
Yara gidiyor da izi kalıyor bir de hep...
O iz, yarayı unutturmadığı gibi işe gelmeyeni bazen unutmamak da işe geleni, dişe dokunanı...
Vallahi billahi bir rahatlama bir ferahlama!!!!
İyi ki dedirten, keşkeleri unutturan geçmiş, üzeri kekikli, naneli, her çeşit çeşnili mis ot gibi burnuma gelen...
Hatta fesleğeni mıncıklamışım da saçılmış dört bir yana kokusu misali...
Ferahladık maşallah kabilecek o yetti zaten...
Kavgalar yel değirmenine mi, onu ittireni rüzgara mı, kendine mi insanın bilemem...
Tek bilinen ki o da kavganın kişinin kendi döngüsünde olması...
Döngümüz mübarek olsun...

14 Nisan 2011 Perşembe

Eh Be Baba!


Bir Hoş Sedaymış Babamlı Günler...
Bir Baktım Varmış Bir Baktım Gitmiş...
Masal Gibi Yaşanmış Büyülü...
Sonu Hüsran, Gözlerde Yaş...
Dinmeyen Özlemiyle Yürekler Yangın Yeri...

Fotoğraf 28.11.2008 Babaannemi defnetmek için Çeşme' den...

Kuş da Güzel Hava da Su da...

Bu ayki adliye duruşma vırt zırt işlerimin sonuncusunu da atlattıktan sonra ki artık ilki kadar heyecanlı olmuyor gir konuş çık...
Yanımda Dijle' yi hissederek dimdik...
Onun dışında hepsinden önemlisi yine sağlık yine huzur ağız tadı gerisi malum teferruat...
E güzel...

12 Nisan 2011 Salı

"Anne Tırnaklarımı Çok Kesme Burnumu Karıştıramıyorum"

Aşağıdaki yazıda müjdeli haber alacakmışım da çaktırmıyormuşum diyerek gebe günleri doğurtmuşum farkında olmadan...
Öyle bir geçer zamanki reklam arasında başladığım yazı da reklamların kısalığından molalı olacak görünüyor...
Babamın gidişinden bu yana sevinecek birşey olmadı benden yana ötede ileride beride...
Aksine iyice sarpa sardı, boka battı ortalık dibine kadar, yüzlerin gülmesi bir yana tebessüm lüskden sayıldı tarafımca...
Bu haftaki annem benim göbeği yakınlarına düşürmüş olacak ki Adliye programımın ilk ayağı olan ve gerim gerim geren duruşmadan Allah' ın izniyle sıyrıldık...
Ben ki hakime kararı okuduktan sonra aval aval bakmış "eee ne oldu şimdi?" diyecek kadar saf mı salak mı...
Sonrasında "tahliye kararını iptal ettim işte" cevabına "yaaaaaaaaa" diyerek şaşkınlıktan ağzım bir karış ayrılarak sonrasında bizim beyle ne yapacağımızı bilemeden kendimizi beş kat aşağı nasıl attık sigaraları nasıl yaktık bilemeden...
Düstur edindiğim kendimi bildim bileli zararını hiç görmediğim, kalbimi Allah' a bağladım kalbinimi karartmadan teslim oldum O'na...
Fakat insanım nefsime yenilip kedere gark olmuyor da değildim nadiren de olsa...
Ezber bozan bu sonuç karşısında herkesler ama herkesler şaşkınlıklar içinde kaldılar...
Hele diyorum hakim Bey "davacı davacı" diyor sürekli baktım ben davalı taraftayım...
Rüya gibiydi...
Böyle bir vakur duruş üzerimde salınıyorum...
Perşembe günkü duruşma için de yine müjdeli haberle çıkıp inşallah, şimdi karşısında olduğum tv ekranında kendisi yetmiyormuş gibi 33 diyen bir hatun dahil olmuş reklam şahdı sahbaz olmuş...

"Başlık 10 nisan tarihli tırnak kesme hadisemizin beni koparan cümlesi..."

5 Nisan 2011 Salı

Hayırlı Cuma...

Her an bir müjdeli haber alacakmışım da çaktırmıyormuşum gibi sarsak, hafif yandan gülümsemeli ruh halini taşıyor olmak ruhumu salim tutuyor şu sıra...
Saatlerin turunu son sürat tamamladığı ve benim yetişemeyip, nice tur sonra henüz başlanmamış işlerimin, düşünce aşamasında olması bile beni tedirgin etmiyor...
Şu sıra özlem, hasret, beklemek konularında baskın durumda kovalıyorum saatin turlarını...
En iyisi de, yükün hepsini taşıya taşıya bir de kenara koyayım ihtiyaç kadarını sırtlayayım sonucuna yeni ulaşmışken şimdi keyfini çıkarmak icap eder, sırası gelene bakmak ve hepsinden elzemi gel gayrı Cuma demek hep bir ağızdan...